Bayram çerezi

Cengiz BAYSU

Cengiz BAYSU

E-Posta : cengizbaysu1955@yahoo.com.tr


    Çocukluk yıllarımızda bayram günleri uzaktaki büyüklerimize gider, ellerini öperdik. B.Ö. (Bilgisayar öncesi) 20’nci yüzyılda mektup, telgraf veya tebrik kartı denen bir şey vardı. Bir türlü sistematize edilemeyen Milli Eğitim anlayışımızda bugün hangi sınıfa tekabül eder bilmiyorum ama çocukluk yıllarımın ortaokulundaki Türkçe öğretmenim Nevin Hanım’ın yaşıyorsa ellerinden öpmek isterim. Hayatı terk eylemiş ise yüce Allah’tan sonsuz rahmetler diliyorum.

    Öğretmenimiz, bayram öncesinde bizlerin tebrik kartlarımıza hissiyatımızı ve dileklerimizi yazmamızı isterdi. Her birimizin yazılarını özenle kontrol eder, yazım hataları ve tümce düşüklüklerimizi giderdikten sonra imzalatırdı. Ben, işçi olan merhum babacığımın kıt maaşından aldığım harçlıkla tebrik kartlarımın parasını öderdim. Hepimiz tuttuğumuz gönderi listesinin uzunluğuyla övünürdük… Şimdi unuttuk mu? Bizim nesil devam ettiriyor ama karşılığını alamıyor.

    Okullar ne durumdadır bilemiyorum. Okumuş geçinen bazı insanların boş kafalarıyla destan yazdıklarına, sekreterlerin basılı tebrikleri patronuna, müdürüne, amirine imzalatmadan unutarak veya ticari gayeyle zarfa koyup gönderdiği tebriklere tanık oluyoruz. (Sonuç: Tabii ki çöp desimal)

    İşin başında bulunan resmi veya özel sektördeki bazı aymazlar da karşıdaki kişinin cep telefonunu bürosundaki sabit telefondan sekreterlerine arattırarak görüşme yapıyor. (Karşılık: Efendim kendisi yurt dışında)

    Büyüklere cep telefonundan mesaj atarak bayram kutlamak isteyen küçükler ise yanlış yapıyorlar. Telefon ederek sesini duyurmak daha şık değil mi? Ben bu şekilde davranan birisine gönderdiğim mesajda, “Maşallah gözleriniz küçücük harfleri seçebiliyor. Umarım kulaklarınız da sesleri ayırt edebiliyordur.” diye yazmıştım.

    Trende yan yana oturan sevgililer bile birbirinin yüzüne bakmadan cep telefonundan bilgisayar oyunu oynuyorsa yapacak pek de bir şey yok galiba? Neyse fazla derine inip bayramın tadını da kaçırmayayım. Biraz da esprilerle yazımı süsleyeyim:

    *Temel’i köye muhtar seçmişler. Köyün dışından gelen kişi niçin Temel’i seçtiklerini sormuş;

    -- Akillidur da!.. Hepimizu depreme karşu aşi etturdu… (Gülmeyin sakın! 1999 Yalova depreminde “fay hattını ilerden geçirsinler” deyip inşaat ruhsatı veren devlet memurunu da gördük.)

    *Taksi şoförü köye girmiş ve ilk rastladığı kişiye muhtarın yerini sormuş. Muhtarı görünce tanışmış ve başlamış derdini anlatmaya;

-- Yolda bir tavuk ezdim. Sahibini arıyorum… Muhtar olan Temel tavuğa bakmış;

--  Ha pu bizden değildur… Bizum köyde yassu tavuk yoktir…

     * Bilmezliğe sözüm yok, insan okuyarak, sorarak ve etrafına bakarak öğrenebilir. Eğer bunları yapmıyorsa iş ‘dangalaklık’a varıyor demektir. Yazın sıcağında uzaktan gelen kişi İstanbul’daki akrabalarına uğrar.

    -- Yeğenim bir su ver hele!

    -- Buyur dayı.

    -- Allah geçmişine kavuştursun! 

    Ders çıkarmak veya daha kısa sözcüklerle ifade etmek gerekirse: Nâdan ile sohbet, zordur bilene/Çünkü nâdan, aklına geleni söyletir diline…

    *Görevli olan memurun tavrı vatandaşı çıldırtmıştı. Aralarında bir didişme başladı. Küpe girmeden sirke olan memur, vatandaşın adını yazdıktan sonra;

            -- Adresinizi söyleyin!

            --Vükelâ Caddesi, No… Memur ‘vükelâ’nın[1] ne anlama geldiğini bilmeden yakıştırmayı bilmişti:

            -- Ukalâlık size caddeden mi bulaştı?

     *Merak ederim, acaba bir il valisi, belediye başkanı, garnizon komutanı veya müftü cezaevlerini ziyarete gider mi? Duymak istemedikleri şeylere muhatap olmamak için gitmiyorlardır herhalde? Oysa bu zevat cezaevi şartlarının düzeltilmesi, ziyaret sürelerinin uzatılması, uzun tutukluluk sürelerinin kaldırılması, tutukluların aile fertlerine bakılması veya tutuklulara destek olunması gibi hususları duymak istemese de her gün gazetede okur, televizyonda izler.

     Aslında anlatılacak her konuyu not alsalar, bugünün geçerli olan mevzuatına kendilerinin de katabileceklerinin olabileceğini, kendilerinin de ders alabilecekleri bazı hususlar olduğunu göreceklerdir. Neden onları ‘İnsan Hakları’ örgütlerinin ellerine bırakır, neden devleti yabancı mahkemelerin hükümlerine maruz kılarız?   

     *‘Komşunun iyisi aile, kötüsü gaile olur’ demeyip komşularımızı ziyaret etmeliyiz. İnsanların düçar oldukları yokluktan hırçınlığa düşebileceklerini ve ailevi sorunlar yaşayabileceklerini kabul etmeliyiz. Günahlarıyla yükselenlerin yanında meziyetleriyle batanlardan[2] olsak da sorunlu insanlarla hemhal olmaktan ve dertleşmekten uzaklaşmayalım. Batacaksak da böyle batalım. Unutmayalım ki, bu fiiller bize itibar ve saygı kazandıracaktır. Hadi bayram münasebetiyle bir yakıştırma da benden olsun:

                                             Ararsan hemhal olursun dervişle

Aramazsan namdar kalırsın serzenişle

Bu vesileyle tüm Darıca okurlarının bayramlarını kutluyor, esenlikler diliyorum.

 



[1] Cadde Kadıköy-Bostancı Mah. hudutları içindedir. Bu da Cumhuriyet öncesi kültüre ait bir sözcüğün anlamını bilmemekten kaynaklanıyor.

[2] Şekspir’in sözü


İzlenme: 948
htmlPaginator

YORUM EKLE

Yorum Başlığı

Yorum

Misafir olarak yorum yapıyorsunuz. Üye Girişi yapın veya Kayıt olun.

YORUMLAR

  • Bu habere henüz yorum yapılmamış. İlk yorum yapan siz olun.

YAZARA AİT DİĞER YAZILAR

YAZARLAR

KOCAELİ - HAVA DURUMU

KOCAELI

ÇOK OKUNANLAR

FOTO GALERİ

VİDEO GALERİ